27 Ocak 2013 Pazar

Almanya’daki PKK Sempatizanları

Bizim yaşadığımız Heusenstamm’a yakın Neu Isenburg isimli Frankfurt’un bir mahallesi vardı.  Bazen ofise giderken buradan geçerdim.  Çoğu zamanda ailece burada Neu Isenburg Zentrum isimli alışveriş merkezine de giderdik.  Ara sıra gözüme çok katlı bir iş merkezinin bir katında Türkçe yayınlanan bir gazete ofisine takılırdı.  Eylül 2005’te yanılmıyorsam Hürriyet Avrupa’da bir haber okudum:  Neu Isenburg’da faaliyet gösteren PKK yanlısı Mezopotamya Haber Ajansı ve bu ajansa bağlı gazete Alman Devleti tarafından kapatılmış.  Doğrusu Almanya’da satılan Türkçe gazete ve dergilerin arasında PKK yayınları vardı.  Hala var mı bilmiyorum?  Benim ilgimi çeken tüm PKK yayınlarının Kürtçe değil Türkçe basılmış ve satılıyor olmasıydı.

Döner aldığım bazı dönercilerin, ya da alışveriş yaptığım bazı marketlerin PKK sempatizanı olabileceğini düşünüyorum. Almanya içinde yaptığım çeşitli seyahatlerde, birkaç kez şehir merkezlerinde PKK’lıların açtığı standlara rastlamıştım.  Bir masanın üzerinde poster ve broşürler ile, birkaç PKK sempatizanı örgüt propagandası yapıyordu.  Yine ailece yaptığımı turistik bir seyahatte (Wernagorade yanılmıyorsam) merkezdeki bir dönerciden döner aldım.  Adam beni görünce çok şaşırdı, “buralara hep Avrupalı turist gelir ve Türkler bulunmaz” diye. Memleketimi sordu, Ankaralı olduğumu söyleyince, “Batı Anadolu’dansın demek” dedi ve ters ters baktı.  Doğrusu bir Ankaralı olarak, hiçbir zaman bu şekilde nitelendirilmemiştim ama Muşlu olduğunu öğrendiğim dönercinin ters bakışları beni rahatsız etti.

Özel kullanımımız için arabayı Türkiye’den göç etmiş, Almanya’da yaşayan bir Kürt aileden almıştık.  Parayı ödemeden sordum:  “Terörle bir alakanız oldu mu yoksa kusura bakma hakkımı helal edemem”.  Doğrusu bu soruyu sormadan çok düşündüm.  Sadece Kürt kökenli olan Anadolu’dan göçen bir aileye böyle bir soru sormaya hakkım var mı diye?  Öte yandan Almanya’daki kısa tecrübemde birçok PKK sempatizanı ile karşı karşıya gelmiştim.  Sorunun muhattabı hiç garipsemedi, “bizim terörle işimiz olmaz dedi, sen de hakkını helal et” dedi.  Helalleştik.

Eylül 2009’da bir iş seyahati için Düsseldorf havalimanına inip, taksi ile Wuppertal’a geçmiştim.  Şehre girdiğimde bir yürüyüşe rastladım.  100 kişilik bir PKK grubu, polis kontrolünde yürüyüş yapıyordu. Üzerlerinde Abdullah Öcalan’ın resmi olan t-shirtler, ellerinde posterler vardı. Almanya’da yaşadığım üç sene boyunca hiç bu kadar kapsamlı ve organize bir eylem görmemiştim.  Gösteri yapılan dönemin, o dönemde görev yapan Türk hükümetinin “Kürt Açılımı” adında bir program üzerinde çalıştığı günlere denk geldiğini anımsıyorum.

28 Aralık 2012 Cuma

Almanya'da Eğitim (Yuva) Tecrübemiz


2007 başında, oğlum dört yaşına girerken, Almanya’da yuva araştırması yaptık.  Yaşadığımız Heusenstamm kentindeki bazı yuvalar ile görüştük.  Bunların bazıları kiliseye bağlı imiş ve bizi direk olarak olmasa da, kabul etmediler.  Biz durumu sonradan anladık.  Şehir merkezinde, alt kattaki komşularımızın çocuklarının da devam ettiği, devlet yuvasına yazdırdık.  Haftada 5 gün ve 3-4 saatlik bir katılım söz konusu idi.  Yemek istemedik ve özellikle “Müslüman” olduğunu, domuz eti yemediğini belirttik.  Bu arada yuva yemeklerinde hiçbir zaman domuz eti kullanılmadığını bildirdi.  Arzu etseydik öğle yemekli ve sabah başlayıp, akşamüstüne doğru biten bir alternatif de mevcuttu.  Karı koca çalışan Alman aileler çocuklarını daha çok bu şekilde gönderiyorlardı.  

Oğlum yuvaya gitmeye başladığı ilk haftalarda, eşim yuvadan ayrılamıyordu.  Cici bir öğretmeni vardı oğlumun.  Eşimi her gördüğünde “Go home, he is doing Sehr Gut” diyormuş.  Eşimde yuvanın etrafındaki parklarda, o soğukta oturup bekliyormuş.  Bana attığı bir SMS’te:  “Onu çok merak ediyorum.  Gerçekten iyi mi?  Yoksa durumu idare mi ediyor?  Bir saat sonra alacağım, eve gidemiyorum, üşüdüm”.  Zamanla oğlum yuvaya gitmeye, eşim de onu yuvada bırakarak hayatına devam etmeye alıştı.  Oğlumun en sıkıldığı zamanlar, öğretmenin öğrencilere Almanca masal okuduğu, kitap okuma günleri olmuş.

Yuva maliyeti (haftanın beş günü sabahları, günde 4 saat, öğle yemeksiz) aylık 100 EU. Ancak aynı dönemde Alman devletinin çocuk yardımı (çocuk başına) aylık 165 EU idi.  Tüm aileler çocuklarını yuvaya kendileri getiriyor, kendileri alıyordu. Oğlum dışında yuvada 4-5 Türk çocuk daha vardı.  Tabi bu aileler bizden farklı olarak Almanya'da uzun süredir yaşıyor, hem ebeveynler, hem de çocuklar Almanca konuşuyordu.

Almanca Veli Toplantısı

Bir gün eşimle beraber veli toplantısına katılmamız gerekti.  Akşamüstü idi ve yuvada oğlumun sınıfında, öğretmen ve yaklaşık on kadar veli ile bir araya geldik.  Önce öğretmen, sonra sırayla veliler konuştu.  Her şey Almanca olduğundan hiç bir şey anlamıyorduk.  Sıra bize geldiğinde, ben de İngilizce kendimizi tanıttım: Almanya’ya görevli olarak geldiğimi, belli bir süre kalıp döneceğimizi açıkladım.  Daha sonra bizden sonraki veli söz aldı ve yine tüm toplantı Almanca devam etti.  Hiç bir şey anlamadan eve döndük.  Neyse ki aynı sınıfta alt kattaki komşumuzda vardı ve daha sonra sorduğumuz sorulara cevap verdi.

Benzer bir durum Türkiye’de olsa ne olurdu?  Yabancı aileye yardımcı olmak için herkes seferber olur, belki de toplantının çoğu İngilizce yapılırdı.  Ya da birisi önemli konuları tercüme ederdi.  Halbuki Almanya’da durum farklı.  Doğrusu kimse bizim varlığımızdan rahatsız olduklarına dair bir tepki vermemişti.  Bu olay biz Türk’üz diye de olmamıştı.  Onlar sadece Alman’dı ve farklı bir şekilde olması düşünülmüyordu.  Empati yapmıyorlardı.

Yazdığım notlar arasında, oğlumun yuvaya başlaması ile ilgili şunları yazmışım:  Bir bakıma seviniyorum, yaşadığımız ev, kaldığımız semt, parklar, bahçeler, yuva, şartlar Türkiye standartlarının üzerinde.  Trafik yok, stres ve suç oranı az.  Öte yandan üzülüyorum, çünkü oğlum farklı bir dilde, dinde, kültürde üstelik Türk ve Müslümanlara önyargı ile bakılan bir ülkede eğitimine başlıyor.

Çocuk Hastalıkları

Doğal olarak oğlum yuvaya başladıktan sonra bir kaç kere hasta oldu.  Böyle durumlarda, mahalledeki çocuk doktorumuzun muayenehanesine gidiyorduk.  Oğlumun yuvasındaki arkadaşlarını da orada görüyorduk.  Sonuçta çocuklar birbirine aktarıyorlardı.  Şubat 2007’de ben Tunus seyahatimde iken oğlum ateşlendi.  Eşim doktora götürdü ve bir kaç gün ateş düşmeyince anti-biyotik tedavisine başlandı.  Sanırım bu oğlumun ilk anti-biyotik alışı idi.  Bende Tunus seyahatimi erken kesip, Frankfurt’a dönmüştüm.  Daha sonra hastalık eşime bulaştı.  Seneler sonra iki çocuklu bir aile olarak bu anım basit bir hastalıkmış gibi gözüküyor, gayet normal olan bir durum.  Ancak ailesini yurtdışında yalnız bırakıp, sürekli farklı ülkelerde seyahat halinde iken, ilk defa başımıza geldiğinde oldukça rahatsız olmuştum.

Baba, bu yuvada herkes Türkçe konuşuyor

Türkiye’ye dönüş yaptıktan sonra, oğlumu Istanbul'da oturduğumuz evin oldukça yakınlarında bir yuvaya vermiştik.  Oğlum ilk gün gittikten sonra, oldukça mutlu ve heyecanlı bir şekilde eve geldi ve bana “baba, bu yuvada öğretmen dahil, herkes Türkçe konuşuyor” demişti.  Almanya tecrübesinden sonra oğlumda yuva = Almanca düşüncesi oluşmuştu. Yuva Türkiye’de bile olsa. Bu anımı hiç unutamam ve sık sık anlatırım.   

23 Eylül 2012 Pazar

Yurtdışında Medya Takip

Önce televizyon'dan başlayalım:  Almanya'da oturduğumuz mahallede eve uydu anteni taktırmak yasaktı.  Tek imkanımız kablodaki kanalları seyretmekti ki burada herhangi bir Türk kanalı mevcut değildi.  Daha sonra üyelikle edinebildiğimiz, yabancı kanalları seyredebildiğimiz bir sisteme girdik.  Türkiye'deki şifreli kanallar gibi kartlı bir kutuyu, televizyonumuza bağladık.  Hem İngilizce bazı kanalları hem de Türk kanallarını seyredebildik.

Almanya’ya ilk gittiğimiz günlerde sadece TRT-Int seyredebiliyorduk.  O zamanlar özel televizyonların Avrupa’ya özel yayın yapan kanalları yoktu.  2007 gibi Kanal D, ATV, Star gibi özel kanallar, Avrupa’ya özel yayın yapmaya başladır.  Örneğin Kanal D, Euro-D olarak.  Zamanla bu kanalların sayısı hızla arttı.  Hem Türkiye’deki birçok kanalı, hem de bunların Avrupa’ya özel yayınlarını izlemek son derece kolaylaştı.

Yine ilk yurtdışında yaşamaya başladığımız 2004 ile şu an arasında çok ciddi bir fark var:  Internet üzerinden Türk kanallarını takip etmek son derece kolay.  Ben şu an seyahatlerimde bile, yurtdışından Türk televizyonlarını gayet rahat seyredibiliyorum. Ancak bu imkan o senelerde hemen hemen hiç yoktu.  Televizyonların internet siteleri sadece yayın akışı ve genel bilgilerden oluşuyordu.

Yazılı basına gelince:  Aynı şekilde, 2000’lerin sonlarına doğru Avrupa’da basılan ve Avrupa’ya özel ekleri ile yayınlanan Türk gazetelerin sayısı hızla arttı.  Ancak Türkiye’den farklı olarak, bu gazeteler Pazar haricinde, haftanın altı günü yayınlanıyordu.  Türkçe gazetelere ulaşmak çok kolay, benzin istasyonları dahil olmak üzere birçok yerde satılıyor.  Hürriyet’in satış fiyatı 1EU idi.  Abonelik ile eve teslim imkanı, pahalı da olsa vardı.  Zamanla Avrupa'da basılıp, dağıtılan Türk gazetelerin sayısı arttı.  Bu gazeteler haber olarak ağırlıklı Türkiye baskılarından yararlansalar da, çoğunun Avrupa haber bürolarından gelen ve gurbetçilerimize hitap eden bölümleri mevcut.

Ben yurtdışında yazılı Türk basınını daha çok internetten takip ettim.  Yine 2000li yıllarda Türk gazeteleri internet’e önem vermeye başladılar.  Hem haberleri takip edebiliyor (Habertürk gibi haber sitelerinden), hem de gazeteleri ve köşe yazılarını kolayca okuyabiliyorduk.
 
Teknolojik gelişmeler sayesinde şimdi internet vasıtası ile Türkiye’deki televizyon kanallarını izlemek, radyolarını dinlemek, gazetelerini hatta dergilerini okumak son derece kolay.  Bazen nostalji olsun diye bizde, İstanbul'da Frankfurt merkezli yayın yapan FFH radyo kanalını dinliyoruz. 

12 Ağustos 2012 Pazar

Almanya'da Yaşam: Almancılar

Almanya’da doğup büyüyen gurbetçi adını verdiğimiz Türk nesil, Almanya’da Türkler ya da yabancılar olarak adlandırılırken, Türkiye’ye geldiklerinde de Almancı olarak çağırılıyorlar.  Ne tam olarak Türkiye’ye, ne de Almanya’ya aitler.  İki arada bir deredeler.  Kendilerine has bir kültürleri var.  Giyim biçimleri, konuşmaları, hobileri gibi birçok özellikleri, Türkiye’de yaşayan Türk’lerden oldukça farklı. Kendi aralarında konuşurken Almanca ve Türkçeyi karıştırıyorlar.  Örneğin telefonu kapatırken “hadi çüs” diyorlar.  Ancak konuşma esnasında Türkçe başlayıp bir çok kere Türkçe’den Almanca’ya geçtikleri, veya Almanca’dan Türkçe’ye geçtikleri oluyor.

Biz Almanya’da yaşadığımız sürece, Türk’lerin kendi dillerini konuşmamalarına dair ciddi bir baskı altında olduklarını hissettik.  Örneğin bir sabah ekmek almaya gittim.  Üç tezgahtardan ikisi Alman biri Türk’tü (yakalarında yazan isimlerden anladım).  Türkçe “Günaydın, iki ekmek alabilir miyim?” diye sorduğumda Almanca cevap verdi.  Türkçe konuşmak istemediğini anlayıp, İngilizce “Pardon, Almanca konuşmuyorum, siz İngilizce biliyor musunuz?” diye sorunca, “Ekmeğiniz hangi boy olsun?” diyerek cevap verdi.  Sonuçta ben Almanca, o da İngilizce bilmiyordu ve tercih etmese de Türkçe’de buluştuk.  Şahit olduğum buna benzer birçok durum, Alman işletmelerinde çalışanlarca Türkçe kullanımının hoş karşılanmadığı kanaatini oluşturdu.  Yazılı olmasa da sözlü olarak Türkçe kullanılmasını engelleyen işyeri kurallarının var olduğunu düşündüm.

Öte yandan Offenbach gibi şehirlerin Türk mahallelerinde dolaşırken, kendimizi yabancı bir ülkede değil, Türkiye’nin bir bölgesinde hissediyorduk.  Pastane camlarında “taze pide var” yazıları, berber’de “Açık-Kapalı” levhası, kuru temizlemeci'de “gömlek 2 EU” yazıları sadece Türkçeydi.  Ve Almanca açıklamaları yoktu.

Benim gördüğüm kadarı ile Almanya’ya çalışmaya gelen Türk’lerin bir kısmı kendilerini toplumdan izole etmiş.  Almanca öğrenmeye, Alman toplumuna entegre olmaya, Alman günlük yaşamının bir parçası olmaya gayret göstermemişler.  Bu kesimin çocuklarının bir kısmı benzer geleneği sürdürüyorlar.  Eninde sonunda Türkiye’ye döneceklerini hissettiriyorlar.  Eğitime devam etmiyorlar.  Yani anlıyacağınız, Almanya’da 30-40 yıl yaşayıp da, Almanca cümle kuramayan Türk’ler var.  Bu da Almanları oldukça rahatsız ediyor.  Eğer ülkelerinde yaşanacak ise, mutlaka Almanca konuşulmasını istiyorlar.

Öte yandan önemli bir kesim ki çoğunluk olduğuna inanıyorum, artık Alman toplumunun bir parçası.  Bu kişiler hayatları boyunca Almanya’da yaşayacaklarını biliyorlar, Türkiye’ye dönmeyi düşünmüyorlar.  Bir yandan Alman toplumuna entegre olurken, diğer yandan Türk olmanın gururunu her zaman hissediyorlar ve Almanlara da Türklüğü daha çok anlatıyorlar.  Almanca’yı ana dilleri gibi, hatta Türkçe’den daha akıcı konuşuyorlar.

Alman toplumunda genel olarak Türklere karşı önyargı yok diyen yalan söyler.  Sadece Alman toplumunda değil, tüm Batı Avrupa ülkelerine Türklere karşı önyargı ile yaklaşılıyor.  Sebeplerini, sonuçlarını vs tartışmak için değil, sadece bir saptama yapmak için belirtiyorum.  Komşularımız bizim Türk olduğumuzu hiç düşünmemişler, Amerikalı bir aile sanmışlar.  Birisi daha önce İngilizce konuşan bir Türk görmediği için böyle düşündüğünü söylemişti.

“Neredeyse Çalışmak Zorunda Kalacağız”

Almanya’ya ilk geldiğimiz günlerde (2004 sonu, 2005 başı) Türk televizyon kanalı olarak sadece TRT-Int seyredebiliyorduk.  Alman sosyal güvenlik kanunlarında değişiklikler yapılmış ve Almanya’daki sosyal haklar sınırlanmıştı.  TRT-Int’deki bir programda da Almanya’daki yaşayan Türkler ile röportaj yapılıp, sosyal güvenlik kanunlarında yapılan değişiklikler ile ilgili fikirleri soruluyordu.  Konuşanların çoğu son düzenlemeler ile devletin sosyal rolünün azaldığı yönünde eleştirilerde bulunuyordu.  Ben birinin sözlerini unutamıyorum “çok kötü oldu arkadaş, nerede o eski güzel günler, şimdi geldiğimiz hale bak, neredeyse çalışmak zorunda kalacağız”.  İnanması güç ama bazı Türk aileler devletten aldıkları çocuk destek aylıkları ve işsizlik maaşları ile herhangi bir işte çalışmadan geçinip gidiyormuş. 

29 Temmuz 2012 Pazar

Yurt Dışında Yaşamak

Yurt dışında yaşamaya karar vermek, belli bir süre için bile olsa, çok önemli bir karar.  Öncelikle alıştığın kültürden tamamen farklı bir kültüre gidiyorsun.  Evinden, ailenden, arkadaş ve sosyal çevrenden, alışkanlıklarından uzak kalırken, tamamen yeni bir eve, sosyal çevreye, şehir ve ülkeye alışmaya çalışıyorsun. Almanya’da kalışım benim hayatımda ikinci yurt dışı yaşama tecrübemdi.  İlki üniversiteden hemen sonra lisansüstü eğitimim için ABD’ye gidişimdi.  Ancak hem iş için olması hem de ailece gittiğimiz için, ilkine göre oldukça farklı bir tecrübe idi.   Bu bölümde, bir expatriate olarak yurt dışında yaşamaya dair fikir ve tecrübelerimi paylaşmaya gayret edeceğim.

Ortak Karar Vermek

Yurtdışında görev teklifi aldığımda, ilk cevabım eşimle konuşmam gerektiği oldu.  Ben bu teklifi değerlendirirken, bütün süreç boyunca eşimi en ince ayrıntısına kadar bilgilendirdim.  Kararı da beraber almaya çok özen gösterdim.  Eğer eşim en ufak bir tereddüt gösterse idi, belki de yurt dışı görevine gitmeyebilirdik.  Benden sonra da yurt dışı görevler teklif edilen tüm arkadaşlarıma öğüt vermişimdir.  Yurtdışında başarılı olmanın yolu, ailece mutlu, sağlıklı ve huzurlu olmaktan geçer.  Bunun içinde kararı verirken, en başından her bilgiyi çok açık olarak paylaşmalı, son kararı da beraber vermeli.  Yurtdışında mutsuz bir eş, huzursuz bir ev hayatına, o da başarısız bir iş yaşamına dönüşebilir.

Yurtdışı Seyahatleri

Yurtdışında yaşarken ailem ile mümkün olduğu kadar Almanya’yı, hatta Avrupa’yı gezip görmeye çalıştık.  Bunun yanı sıra farklı kıtalardaki bir kaç ülkeyi de görme fırsatımız oldu.  Bir kaç seferde iş seyahatimde ailemi yanımda götürdüm ve işim bitince izin alarak o ülkede kaldık.  Bazılarında ise direk tatil yapmak üzere gittik.

Benim hangi ülkede çalışıyor olursa olsun, expatriate olarak görev yapan veya yapacaklara kuvvetli önerim, yurtdışında gerek bulundukları ülkeyi, gerekse yakın ve oradan kolaylık ile gidebilecekleri diğer ülkeleri gezmeleri.  Bu hem ailece beraber zaman geçirmeye, yurtdışı tecrübesinde güzel ve eğlenceli hatıralar oluşturmaya katkıda bulunur, hem de bu ülkeleri tanımak adına iyi bir fırsattır.  Daha iyi tanıdığınız ülkelerde, iş yapma beceriniz artar.  Yerel çalışanlar ile ortak nokta sağlar.  Kişisel bilgi ve birikim için çok faydalıdır.  Ayrıca, Türkiye’de yaşayanlara göre bu seyahatleri gerçekleştirmek hem daha kolaydır, hem de daha ekonomiktir. 

Yerleşim ve Ev

Almanya’da üç sene boyunca Frankfurt merkezine yakın, Offenbach’a bağlı Heusenstamm kasabasında kaldık.  Bu evi hangi kriterlere göre seçtiğimizi daha önceki bölümde anlatmıştım.

Bir çok insanın gözünde bırakın yurt dışında yaşamak, İstanbul içinde ev değiştirme fikri bile kabuslara yol açabilir.  Bekar olanlar için belki daha kolay olabilir ama evli ve çocuk sahipleri için daha da zorludur.  Biz ailece eve amaç değil, araç olarak bakıyoruz ve taşınmak da hayatımızın alışılmış bir parçası haline geldi.  Taşınma şirketleri, taşınma öncesinde, sırasında ve sonrasında dikkat edilmesi gereken konular, faydalanılabilecek kontrol listeleri gibi konularda uzmanlaştık.  Yeni bir eve adaptasyon süremiz bir hafta kadar kısaldı.  Profesyonel taşınma şirketleri sağ olsun, artık taşınmak eski günlere göre çok daha kolay.  Hepimizin ailesinde veya tanıdıklarında taşınma hikayeleri vardır:  Eşyaların kendileri tarafından toplandığı, paketlendiği, temizliğin kendilerince yapıldığı, sadece bir kamyon tutulduğu meşakatli günler.  Şimdi mevcut eşyalarınızı hiç toplamadan, taşınma şirketi sizi yeni evinize aynı şekilde yerleştiriyor.

Bu kadar sık taşınmak tabi ki tercih edilir bir durum değil.  Avantajı var mı?  Benim hoşuma giden yönü, her taşınmada tüm eşyalar elden geçtiği için, kullanılmayan tüm eşyaların elden çıkarılması.  Aynı evde zamanla biriken kullanılmayan bir çok yükten kurtulmak.  Peki benim en sevmediğim bölüm hangisi?  Perde kısmı.  Her yeni evin, yeni perdelere ihtiyacı olur.  Ben de bu kısmı hiç sevmem doğrusu.

Ev değiştirirken dikkat edilmesi gereken bir hususta, nakliye esnasında oluşabilecek hasarlar.  Yurt içi taşınmalardan çok, yurt dışı taşınmalarında bu konuya dikkat etmek, mümkünse eşyaları sigortalatmak gerekiyor.  Ancak bu sigortalama işleminin de kademeleri var.  Bazı sigortalar hasarın belli bir yüzdesini öderken, bazıları % 100 karşılıyor. Sigorta yaptırırken bu konuyu mutlaka sormak lazım, aksi takdirde nakliyeciler standart sigortalama yapabiliyorlar (belli bir yüzdeyi tazmin eden).  

Seçimler

Yurtdışında yaşadığımız dönemde bazı seçimlere de denk geldik.  TC vatandaşı olarak, yurt dışında yaşasak da oy verme olanağı o dönemde olmadı.  Gördüğüm kadarı ile seçimlerde, sınırlara koyulan sandıklarda oy verme işlemi yapılabiliyor.  Örneğin İstanbul Atatürk Havalimanında nispeten uzun bir süre oy sandıkları ve yetkilileri duruyordu.  Ancak ABD gibi bazı ülkelerin uygulamaları, farklı ülkelerdeki büyükelçiliklerinde, veya önceden erleri duyurulmuş oy merkezlerinde, vatandaşlarına oy kullanma imkanı tanıyorlar.  Bizde henüz benzer bir uygulama yok ama olsa iyi olur.  Bildiğim kadarı ile devletimizin bu yönde çalışmaları var.

Japonya’da Deprem

Mart 2011’de Japonya büyük bir deprem ile sarsıldı.  Deprem’e alışık olan Japonya, hazır olmadığı büyüklükte bir Tsunami ile karşı karşıya kaldı.  Onbinlerce ölü ve yaralı dışında, nükleer tesislerinde uzun süre durdurulamayan sızıntılar, halkta önce panik yarattı.  Enerji krizi ortaya çıktı. Japonya’daki arkadaşlarım bana aşağıdakileri sıcağı sıcağına yazmıştı:

·         Enerji kısıtlamalarından dolayı asansörler bir süre çalıştırılmamış, onlarca katlı gökdelenlerin yangın merdivenleri fitness salonları gibi kokmaya başlamış,

·         Trenlerde çalışmamış, insanlar evden işe, isten eve gidip gelmede bir süre ciddi sıkıntılar yaşamış,

·         Cep telefonları uzun süre çalışmamış,

·         Marketlerde pil, konserve, gıda maddeleri tükenmiş,

·         Depreme yakın bölgelerde ise doğalgaz, su ve elektrik tamamen kesikmiş, insanlar arabalarında yaşamışlar bir süre, 200.000’e yakın kişinin yeri değiştirildi,

Deprem’den sonra ciddi huzursuzluk yaratan konular arasında nükleer sızıntının yayıldığı alan ile, bu bölgede yetiştirilen tarım ürünlerinin tüketimi oldu.  Yağmurda dışarı çıkılmaması, yağmur damlalarının direk tene değmesinin önüne geçilmesi istendi.

 Bu dönemde Japonya’da ikamet eden Türk expat’lar vardı.  Türk televizyonları bu aileler ile canlı yayınlar yaptı.  Bir kısmı Türkiye’ye dönerken, diğerleri Japonlar gibi ülkede kalmayı tercih ettiler.  Tokya acaba riskte miydi?  Japon yöneticiler halk ile bilgileri doğru paylaşıyorlar mıydı?  Yoksa ülkenin bu zor dönemi en az hasar ile atlatması için, bazı riskler toplum sağlığına rağmen alınıyor muydu?  Biz Tokyo’da expat olsaydık, ne yapardık? Ya da expat olarak yaşadığınız ülkede, bu tip doğal faaliyetlere karşı nasıl hazırlık yapmak lazım.  Böyle durumlarda nasıl hareket etmeli?

Sanırım ilk işlerden biri, bulunduğunuz ülke veya şehirdeki Türk büyükelçiği veya konsolosluğu ile bağlantıya geçmek en doğrusu.  Son zamanlarda ne zaman yurtdışında kriz meydana gelse (doğal veya değil), bu ülkelerdeki büyükelçilik görevlilerimiz son derece organize ve proaktif çalışıyorlar.  Türkiye’de, Dışişleri Bakanlığı bünyesinde kriz masaları kuruluyor.  Gerekirse tahliye çalışmaları yapılıyor.  O yüzden, ilerideki acil bir durumu göz önüne alarak, önceden büyükelçilik veya konsolosluk çalışanları ile kontak kurmak, acil durumlarda aranacak numaraları öğrenmek, ileride karşılaşılacak bir krizde, son derece faydalı olacaktır.

21 Temmuz 2012 Cumartesi

Repatriation: Geri Dönüş İşlemleri

Wikipedia’da “repatriation” için “process of returning a person back to one's place of origin or citizenship” açıklaması yapılmış.  Benim anlatmak istediğim konu, expatriate olarak görev yapan kişinin, bu dönem veya dönemlerin sonunda, ülkesine dönüşü.

Eğer kendi ülkenizde çalışmaya başlayacaksanız, statünüz “expatriate” olmaktan çıkıp “yerel” statüsüne geri dönecektir.  Bu da yurtdışında faaliyet gösterirken faydalandığınız bazı imkanların sona ermesi anlamına gelebilir.  En başında da lojman desteği sayılabilir.  Unutmamak lazım ki, her şirketin farklı uygulamaları olacaktır. 

Geri dönüş ile ilgili vurgulamak istediklerim aşağıdaki gibidir:   

Nakil için Konsolosluk İşlemleri

Yurt dışından dönerken, ev eşyalarının ithalatında gümrüklerde vergi alınmaması için, konsoloslukta yapılması gereken bir işlem var.  Yurtdışında (yanılmıyorsam) 3 sene ve daha fazla kalan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları “Nakil İlmuhaberesi” işlemi yaptırıyor, konsolosluğumuzda pasaporta bir damga vuruluyor:  Örneğin benim pasaportuma (Açıklamalar kısmına):

TC Frankfurt Başkonsolosluğu
Pasaport Hamili Türkiye’ye kesin dönüş yapmıştır
4-7-2007

Şeklinde açıklama yazılıp, damgalanmıştı.  Bu işlem çok önemli, çünkü eşyalar Türkiye’ye geldiğinde gümrükte bu yazı gerekiyor, vergilendirme yapılmıyor.  Bizzat gidip, beyan işlemlerine katıldığım Ambarlı Gümrük Müdürlüğünde ise pasaporta aşağıdaki not düşülmüştü:

15-8-2007 tarihli sözlü beyan formuyla nakilhane hakkını kullanmıştır.
 
Oturma ve Çalışma İzinlerinin İptali

Yapılması gereken işlemlerden biri de, oturma ve çalışma izinlerinin iptali. Almanya’da bu işlem beni şaşırtacak kadar kolay ve zahmetsiz oldu (izinlerin alınmasına göre). Ben çalışma izin iptali için, çalışma iznini aldığımız büroya, oturma izninin iptali için, oturma iznini aldığımız yabancılar şubesine gideceğimi düşünüyordum.  Tek yaptığım, ikametimizin olduğu belediyeye gidip, ülke dışına taşındığımızı beyan etmek oldu.  Bunun dışında ben bizzat hiçbir işlem yaptırmadım. 

Nakliye İşlemleri

3 seneye yakın oturduğumuz evi, Alman nakliyeciler iki günde paketledi.  İlk gün 6 kişi, ikinci gün 5 kişi çalıştılar.  Bahşiş verdiğimde ve öğle yemeklerini ısmarladığımda sanırım şaşırdılar – tabi memnun oldular.  Almanya’dan Türkiye’ye evimizin nakliyesi 10.000 EU’ya mal oldu.  Ancak Türkiye’de evimize gelmesi 3 haftayı aşmıştı.  Deniz yolu ile gelen eşyalar, geminin 1 hafta geç kalkması sonucu normalden daha fazla sürede elimize geçti.  Malların gümrükten çekilmesi işlemi esnasında, benim de Beylikdüzü yakınındaki (Ambarlı) limana gitmem gerekti. Bu süre esnasında pasaportum 8 gün gümrükte kaldı.  Seyahat etme imkanım olmadı.

Diğer İşlemler 

Yaşanılan ülkeye göre farklı zaman ve prosedür gerektirebilir, ancak Almanya’da bu işlemlerin oldukça kolay olduğunu belirtmeliyim:

·         Sigorta, kasko iptalleri,

·         Ev-GSM telefon hatlarının, internetin iptali,

·         Kablolu tv aboneliğinin iptali,

·         Enerji (gaz, elektrik, vs) aboneliklerinin iptali,

·         Diğer üyeliklerin (spor kulübü, araba – örneğin Almanya’daki ADAC gibi, dergi-gazete vs) iptali,

·         Ev posta adresinin yönlendirilmesi, böylece belli bir süre ile gelecek mektupların yerel ofise ulaştırılması,

·         Banka hesaplarının kapatılması,

Aile ile İlgili

Geri dönüşte aile ile ilgili de birçok konu ortaya çıkıyor tabi.  Yeni eve yerleşme, çalışacak ise eşin iş arayıp bulması, çalışmaya başlaması, belki de araba alınması, çocuklar okul çağında iseler, okul bulunması, kayıt yapılması gibi. 

Eğitim ile ilgili önemli konular arasında transferin okulların tatil zamanlarına denk getirilmesi var.  Farklı zamanlarda transfer halinde ise, bazen çalışan dönerken, aile okulların kapanmasını bekleyerek, daha sonra dönebiliyor.  Benim oğlum henüz okul çağında olmadığı için böyle bir tecrübem olmadı.  Almanya’da da yuvaya gidiyordu, İstanbul’a döndüğünde de yuva eğitimine devam etti.  İstanbul’da yuvaya ilk başladığında çok mutlu idi, yuvada ilk günü bittikten sonra akşam bana “baba bu yuvada herkes Türkçe konuşuyor” diyerek hayret ve memnuniyetini dile getirmişti (Almanya tecrübesinde tüm yuvalarda Almanca konuşulur hissine kapılarak).

1 Temmuz 2012 Pazar

Merkez Ofis vs Yerel Operasyon

Uluslararası faaliyet gösteren bir şirketin hem yerel operasyon şirketinde (LOC – Local Operating Company) Türkiye’de, hem de bölgesel merkezinde (HQ - Regional Headquarters) Frankfurt’ta görev yaptım.  Doğal olarak her ikisi de birbirinden çok farklı çalışma şekillerine ve ortamlarına sahipler.  Ve bu çalışma şekilleri herkesi mutlu etmeyebilir.  Bu yüzden bu konuyu kısaca vurgulamak istiyorum. 

Merkez Ofis:

·         Merkez ofisin temel görevi kendisine bağlı kardeş firmaların çalışmalarını kontrol etmek, genel olarak bölge çapında karlı bir operasyon yapılmasını sağlamaktır,

·         Her kardeş firma kendi hedefleri doğrultusunda faaliyet gösterdiği için, zaman zaman bunlar grubun genel çıkarlarına dikkat etmeyebilirler, işte merkez ofis bu durumlarda insiyatif alır ya da almalıdır,

·         Merkezi ofisin temel fonksiyonları arasında finans, hukuk, insan kaynakları, kurumsal iletişim, sosyal sorumluluk gibileri mevcuttur,

·         Merkez ofiste tüm grubun başkanı ve onun destek ekibi bulunur, bir nevi Genelkurmay gibi en üst düzey komutanın, Başkanın bulunduğu ofistir,

·         Direk müşteri takibi olmadığı için benim cansız ve donuk, diğer insanların sessiz şeklinde adlandırabileceği bir ortam mevcuttur, kütüphane ortamı da diyebiliriz,

·         Dönemsel olarak kardeş firmalardan gelen yöneticiler ile düzenli toplantılar yapılabilir, yine şirketin genel merkezinden gelen üst düzey yöneticiler ve müfettişler bu ofisi ziyaret edebilir,

·         Ancak çoğu zaman ofis çalışanları da seyahattedirler:  Yerel operasyon firmalarını düzenli ziyaret ederler,

 Yerel Operasyon Şirketi

 ·         Yerel operasyon şirketinin temel görevi sorumlu olduğu ülke veya ülkelerde pazar payını en yüksek seviyeye getirmek, karlı bir faaliyet göstermektir,

·         Ofis (satış, pazarlama, müşteri destek, teknik servis) fonksiyonlarına ek olarak üretim (fabrika) veya stok (depo) faaliyetleri olabilir,

·         Yerel pazardaki potansiyele veya gelişmişlik düzeyine göre sırası ile:

o   Farklı bir ülkedeki şirket tarafından uzaktan takip (ziyaretler ile),

o   Ülkede distribütör(ler) ve-veya toptancı(lar) oluşturulması,

o   Home ofis, liaizon ofis veya temsil ofisi kurulması,

o   Şirket kurulumu,

o   Gerekiyorsa farklı şehirlerde şube açılması,

o   Depo(lar) kurulması,

o   Fabrika(lar) kurulması,

·         Tüm bunlar yapılırken yerel bir firma ile ortak hareket edilebilir veya yerel kanunların elverdiği sürece 100% kendi sermayesi ile faaliyet gösterilebilir,

Yukarıda anlattığım genel ve bir anlamda klasik ayırım, şirketten şirkete, hatta endüstriye göre değişebilir.  Şirketlerinde farklı zamanlarda farklı yönetim ve faaliyet şekilleri olabiliyor.  Her geçen gün, yeni uygulamalara geçiliyor.  Merkezi fonksiyonlar, yerel şirketlerce paylaşılmaya başlıyor.  Örneğin bazı şirketler Türkiye operasyonlarına giderek daha fazla bölge takibi veriyorlar (Türkiye dışındaki ülkeleri de).  Öte yandan merkez ofislere, operasyonel fonksiyonlar da tanımlanabiliyor:  Key Account Sales, Global Marketing gibi bölgesel (hatta global) müşteri takibi veya Brand, Product, Category Management gibi Marka, Ürün yönetimi gibi.

İster genel merkezde olsun, ister yerel operasyonda olsun, expatriate olarak çalışmayı değerlendiren kişinin, teklifi kabul etmeden önce ne iş yapacağını bilmesi, ve bu işin kendisini tatmin edip etmeyeceğini değerlendirmesi çok önemli.  Sadece yurt dışında çalışmış olmak için, herhangi bir işi kabul etmek, ileride hayal kırıklıkları, iş tatminsizliği ve zaman kaybına yol açabilir.