2007 başında, oğlum dört yaşına girerken, Almanya’da yuva
araştırması yaptık. Yaşadığımız
Heusenstamm kentindeki bazı yuvalar ile görüştük. Bunların bazıları kiliseye bağlı imiş ve bizi
direk olarak olmasa da, kabul etmediler.
Biz durumu sonradan anladık.
Şehir merkezinde, alt kattaki komşularımızın çocuklarının da devam
ettiği, devlet yuvasına yazdırdık.
Haftada 5 gün ve 3-4 saatlik bir katılım söz konusu idi. Yemek istemedik ve özellikle “Müslüman”
olduğunu, domuz eti yemediğini belirttik.
Bu arada yuva yemeklerinde hiçbir zaman domuz eti kullanılmadığını
bildirdi. Arzu etseydik öğle yemekli ve
sabah başlayıp, akşamüstüne doğru biten bir alternatif de mevcuttu. Karı koca çalışan Alman aileler çocuklarını
daha çok bu şekilde gönderiyorlardı.
Oğlum yuvaya gitmeye başladığı ilk haftalarda, eşim
yuvadan ayrılamıyordu. Cici bir öğretmeni
vardı oğlumun. Eşimi her gördüğünde “Go
home, he is doing Sehr Gut” diyormuş.
Eşimde yuvanın etrafındaki parklarda, o soğukta oturup bekliyormuş. Bana attığı bir SMS’te: “Onu çok merak ediyorum. Gerçekten iyi mi? Yoksa durumu idare mi ediyor? Bir saat sonra alacağım, eve gidemiyorum, üşüdüm”. Zamanla oğlum yuvaya gitmeye, eşim de onu
yuvada bırakarak hayatına devam etmeye alıştı.
Oğlumun en sıkıldığı zamanlar, öğretmenin öğrencilere Almanca masal
okuduğu, kitap okuma günleri olmuş.
Yuva maliyeti (haftanın beş günü sabahları, günde 4
saat, öğle yemeksiz) aylık 100 EU. Ancak aynı dönemde Alman devletinin çocuk
yardımı (çocuk başına) aylık 165 EU idi.
Tüm aileler çocuklarını yuvaya kendileri getiriyor, kendileri alıyordu.
Oğlum dışında yuvada 4-5 Türk çocuk daha vardı. Tabi bu aileler bizden farklı olarak Almanya'da uzun süredir yaşıyor, hem ebeveynler, hem de çocuklar Almanca konuşuyordu.
Almanca
Veli Toplantısı
Bir gün eşimle beraber veli toplantısına katılmamız gerekti. Akşamüstü idi ve yuvada oğlumun sınıfında,
öğretmen ve yaklaşık on kadar veli ile bir araya geldik. Önce öğretmen, sonra sırayla veliler
konuştu. Her şey Almanca olduğundan hiç
bir şey anlamıyorduk. Sıra bize
geldiğinde, ben de İngilizce kendimizi tanıttım: Almanya’ya görevli olarak
geldiğimi, belli bir süre kalıp döneceğimizi açıkladım. Daha sonra bizden sonraki veli söz aldı ve
yine tüm toplantı Almanca devam etti.
Hiç bir şey anlamadan eve döndük.
Neyse ki aynı sınıfta alt kattaki komşumuzda vardı ve daha sonra
sorduğumuz sorulara cevap verdi.
Benzer bir durum Türkiye’de olsa ne olurdu? Yabancı aileye yardımcı olmak için herkes
seferber olur, belki de toplantının çoğu İngilizce yapılırdı. Ya da birisi önemli konuları tercüme
ederdi. Halbuki Almanya’da durum
farklı. Doğrusu kimse bizim
varlığımızdan rahatsız olduklarına dair bir tepki vermemişti. Bu olay biz Türk’üz diye de olmamıştı. Onlar sadece Alman’dı ve farklı bir şekilde
olması düşünülmüyordu. Empati
yapmıyorlardı.
Yazdığım notlar arasında, oğlumun yuvaya başlaması ile
ilgili şunları yazmışım: Bir bakıma seviniyorum,
yaşadığımız ev, kaldığımız semt, parklar, bahçeler, yuva, şartlar Türkiye
standartlarının üzerinde. Trafik yok,
stres ve suç oranı az. Öte yandan
üzülüyorum, çünkü oğlum farklı bir dilde, dinde, kültürde üstelik Türk ve
Müslümanlara önyargı ile bakılan bir ülkede eğitimine başlıyor.
Çocuk
Hastalıkları
Doğal olarak oğlum yuvaya başladıktan sonra bir kaç kere
hasta oldu. Böyle durumlarda,
mahalledeki çocuk doktorumuzun muayenehanesine gidiyorduk. Oğlumun yuvasındaki arkadaşlarını da orada
görüyorduk. Sonuçta çocuklar birbirine
aktarıyorlardı. Şubat 2007’de ben Tunus
seyahatimde iken oğlum ateşlendi. Eşim
doktora götürdü ve bir kaç gün ateş düşmeyince anti-biyotik tedavisine
başlandı. Sanırım bu oğlumun ilk
anti-biyotik alışı idi. Bende Tunus seyahatimi
erken kesip, Frankfurt’a dönmüştüm. Daha
sonra hastalık eşime bulaştı. Seneler sonra iki çocuklu bir aile olarak bu anım basit bir hastalıkmış gibi gözüküyor, gayet normal olan bir durum. Ancak ailesini yurtdışında yalnız bırakıp, sürekli farklı ülkelerde seyahat halinde iken, ilk defa başımıza geldiğinde oldukça rahatsız olmuştum.
Baba,
bu yuvada herkes Türkçe konuşuyor
Türkiye’ye dönüş yaptıktan sonra, oğlumu Istanbul'da oturduğumuz
evin oldukça yakınlarında bir yuvaya vermiştik. Oğlum ilk gün gittikten sonra, oldukça mutlu ve
heyecanlı bir şekilde eve geldi ve bana “baba, bu yuvada öğretmen dahil, herkes
Türkçe konuşuyor” demişti. Almanya
tecrübesinden sonra oğlumda yuva = Almanca düşüncesi oluşmuştu. Yuva Türkiye’de
bile olsa. Bu anımı hiç unutamam ve sık sık anlatırım.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder