28 Aralık 2012 Cuma

Almanya'da Eğitim (Yuva) Tecrübemiz


2007 başında, oğlum dört yaşına girerken, Almanya’da yuva araştırması yaptık.  Yaşadığımız Heusenstamm kentindeki bazı yuvalar ile görüştük.  Bunların bazıları kiliseye bağlı imiş ve bizi direk olarak olmasa da, kabul etmediler.  Biz durumu sonradan anladık.  Şehir merkezinde, alt kattaki komşularımızın çocuklarının da devam ettiği, devlet yuvasına yazdırdık.  Haftada 5 gün ve 3-4 saatlik bir katılım söz konusu idi.  Yemek istemedik ve özellikle “Müslüman” olduğunu, domuz eti yemediğini belirttik.  Bu arada yuva yemeklerinde hiçbir zaman domuz eti kullanılmadığını bildirdi.  Arzu etseydik öğle yemekli ve sabah başlayıp, akşamüstüne doğru biten bir alternatif de mevcuttu.  Karı koca çalışan Alman aileler çocuklarını daha çok bu şekilde gönderiyorlardı.  

Oğlum yuvaya gitmeye başladığı ilk haftalarda, eşim yuvadan ayrılamıyordu.  Cici bir öğretmeni vardı oğlumun.  Eşimi her gördüğünde “Go home, he is doing Sehr Gut” diyormuş.  Eşimde yuvanın etrafındaki parklarda, o soğukta oturup bekliyormuş.  Bana attığı bir SMS’te:  “Onu çok merak ediyorum.  Gerçekten iyi mi?  Yoksa durumu idare mi ediyor?  Bir saat sonra alacağım, eve gidemiyorum, üşüdüm”.  Zamanla oğlum yuvaya gitmeye, eşim de onu yuvada bırakarak hayatına devam etmeye alıştı.  Oğlumun en sıkıldığı zamanlar, öğretmenin öğrencilere Almanca masal okuduğu, kitap okuma günleri olmuş.

Yuva maliyeti (haftanın beş günü sabahları, günde 4 saat, öğle yemeksiz) aylık 100 EU. Ancak aynı dönemde Alman devletinin çocuk yardımı (çocuk başına) aylık 165 EU idi.  Tüm aileler çocuklarını yuvaya kendileri getiriyor, kendileri alıyordu. Oğlum dışında yuvada 4-5 Türk çocuk daha vardı.  Tabi bu aileler bizden farklı olarak Almanya'da uzun süredir yaşıyor, hem ebeveynler, hem de çocuklar Almanca konuşuyordu.

Almanca Veli Toplantısı

Bir gün eşimle beraber veli toplantısına katılmamız gerekti.  Akşamüstü idi ve yuvada oğlumun sınıfında, öğretmen ve yaklaşık on kadar veli ile bir araya geldik.  Önce öğretmen, sonra sırayla veliler konuştu.  Her şey Almanca olduğundan hiç bir şey anlamıyorduk.  Sıra bize geldiğinde, ben de İngilizce kendimizi tanıttım: Almanya’ya görevli olarak geldiğimi, belli bir süre kalıp döneceğimizi açıkladım.  Daha sonra bizden sonraki veli söz aldı ve yine tüm toplantı Almanca devam etti.  Hiç bir şey anlamadan eve döndük.  Neyse ki aynı sınıfta alt kattaki komşumuzda vardı ve daha sonra sorduğumuz sorulara cevap verdi.

Benzer bir durum Türkiye’de olsa ne olurdu?  Yabancı aileye yardımcı olmak için herkes seferber olur, belki de toplantının çoğu İngilizce yapılırdı.  Ya da birisi önemli konuları tercüme ederdi.  Halbuki Almanya’da durum farklı.  Doğrusu kimse bizim varlığımızdan rahatsız olduklarına dair bir tepki vermemişti.  Bu olay biz Türk’üz diye de olmamıştı.  Onlar sadece Alman’dı ve farklı bir şekilde olması düşünülmüyordu.  Empati yapmıyorlardı.

Yazdığım notlar arasında, oğlumun yuvaya başlaması ile ilgili şunları yazmışım:  Bir bakıma seviniyorum, yaşadığımız ev, kaldığımız semt, parklar, bahçeler, yuva, şartlar Türkiye standartlarının üzerinde.  Trafik yok, stres ve suç oranı az.  Öte yandan üzülüyorum, çünkü oğlum farklı bir dilde, dinde, kültürde üstelik Türk ve Müslümanlara önyargı ile bakılan bir ülkede eğitimine başlıyor.

Çocuk Hastalıkları

Doğal olarak oğlum yuvaya başladıktan sonra bir kaç kere hasta oldu.  Böyle durumlarda, mahalledeki çocuk doktorumuzun muayenehanesine gidiyorduk.  Oğlumun yuvasındaki arkadaşlarını da orada görüyorduk.  Sonuçta çocuklar birbirine aktarıyorlardı.  Şubat 2007’de ben Tunus seyahatimde iken oğlum ateşlendi.  Eşim doktora götürdü ve bir kaç gün ateş düşmeyince anti-biyotik tedavisine başlandı.  Sanırım bu oğlumun ilk anti-biyotik alışı idi.  Bende Tunus seyahatimi erken kesip, Frankfurt’a dönmüştüm.  Daha sonra hastalık eşime bulaştı.  Seneler sonra iki çocuklu bir aile olarak bu anım basit bir hastalıkmış gibi gözüküyor, gayet normal olan bir durum.  Ancak ailesini yurtdışında yalnız bırakıp, sürekli farklı ülkelerde seyahat halinde iken, ilk defa başımıza geldiğinde oldukça rahatsız olmuştum.

Baba, bu yuvada herkes Türkçe konuşuyor

Türkiye’ye dönüş yaptıktan sonra, oğlumu Istanbul'da oturduğumuz evin oldukça yakınlarında bir yuvaya vermiştik.  Oğlum ilk gün gittikten sonra, oldukça mutlu ve heyecanlı bir şekilde eve geldi ve bana “baba, bu yuvada öğretmen dahil, herkes Türkçe konuşuyor” demişti.  Almanya tecrübesinden sonra oğlumda yuva = Almanca düşüncesi oluşmuştu. Yuva Türkiye’de bile olsa. Bu anımı hiç unutamam ve sık sık anlatırım.   

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder